Çocuğuna bir soru sordun, o da sustu.

Bir saniye geçiyor, iki, üç. İçinde bir ses başlıyor: “Galiba anlamadı.”

Sonrasını hepimiz biliyoruz. Soruyu değiştiriyorsun: “Yani demek istediğim…” İpucu veriyorsun: “Mesela dün ne olmuştu, bir düşün.” “A mı, B mi?” diye seçenek sunuyorsun. Bazen de hiç fark etmeden cevabı kendin söylüyorsun.

Bunların hepsini iyi niyetle, çoğunu da şefkatten yapıyoruz. Çocuğu zor durumda bırakmak istemiyoruz.

O üç saniyede ne oluyor?

Yetişkinlerin konuşma ritmi hızlı. Yeni bir soruyla karşılaşan çocuk ise aynı anda birkaç iş yapıyor olabilir:

  • Ne düşündüğünü buluyor.
  • Kelime arıyor.
  • Cümleyi kuruyor.
  • Söylemeye değer mi diye tartıyor.
  • Yanlış söylemekten çekiniyor.

Beş iş, üç saniyede. Biz bu üç saniyeye dışarıdan bakıp “boşluk” diyoruz.

Oysa bu işlerin her biri “cevap yolda” demek. Araya girince o yolu kapatıyoruz.

Sessizliğin tek bir anlamı da yok. “Bilmiyorum” olabilir, “düşünüyorum” olabilir, “söylemeye çekiniyorum” ya da “bu soru bana fazla zor geldi” olabilir. Dışarıdan hangisi olduğunu bilemeyiz. Dördünün de ilk çaresi biraz bekleyip yer bırakmak olduğu için bilmemiz de gerekmiyor.

On saniye kimin için?

Çocuklarla felsefede sık önerilen bir alışkanlık, soruyu sorduktan sonra içinden ona kadar saymak. Bir dene, gerçekten say: bir, iki, üç… on. Uzun, değil mi? Neredeyse dayanılmayacak kadar uzun. Çocuğun karşısında da tam olarak bunu hissedeceksin.

On saniye, senin araya girme dürtünü yönetmen için var.

Bu küçük ayrım her şeyi değiştiriyor. “Çocuğu bekletiyorum” diye düşündüğünde bekleyiş çocuğa uyguladığın bir tekniğe dönüşürken “Kendimi tutuyorum” dediğinde kendi üzerinde yaptığın bir pratik oluyor.

Diyelim ki küçük çocuğun bir kavanozun kapağını açmaya uğraşıyor, sen de üç saniye izledikten sonra uzanıp açıveriyorsun. Kapak açıldı ama çocuğun yüzünde memnuniyet yok. O kapağı kimin için açtın? Dürüst olursak çoğu zaman onun uğraşmasını izlemek bize zor geldiği için.

Sorudan sonraki sessizliği de çoğu zaman aynı sebeple, kendi rahatsızlığımız yüzünden dolduruyoruz.

İkinci dalga

Beklemeyi bir kez deneyince bir şey dikkatini çekmeye başlıyor: En ilginç cevap genellikle tam araya gireceğin saniyeden sonra geliyor.

Diyelim ki şunu sordun: “Bir insan hiç korkmuyorsa cesur mudur?” Çocuk susuyor. Eski refleks hemen ipucu vermek ister: “Mesela karanlıktan korkmamak gibi düşün…” Sen ise bekliyorsun. Yedinci saniye geçiyor, sekizinci, derken cevap geliyor:

“Bence korkmazsa cesur sayılmaz. Çünkü zaten zor değil.”

Bu cümle insanların çok uzun zamandır tartıştığı bir yere dokunuyor: Cesaret korkunun yokluğu mu, yoksa korkuya rağmen harekete geçmek mi? Çocuk oraya sekiz saniyede geldi. Beşinci saniyede araya girseydin bu cümleyi hiç duymayacaktın.

İlk birkaç saniyede çocuk hazır bir cümle arıyor. Bulamayınca susuyor ve kendi cümlesini kurmaya sustuğu yerde başlıyor.

Yan yana beklemek

Beklerken nereye baktığın da önemli. Soruyu sorduktan sonra kaşlarını hafifçe kaldırıp çocuğun gözünün içine bakarak beklersen bu bekleyiş sessiz bir baskıya dönüşüyor. O bakışı okuyan çocuk “bir şey söylemem lazım” diye hissediyor ve genellikle düşündüğünü bir kenara bırakıp aklına ilk geleni söylüyor.

Daha iyisi elinin bir işle meşgul olması. Bulaşığa dönebilir, yola bakabilir ya da birlikte bir şey toplayabilirsin. Arabada ve mutfakta kurulan sohbetlerin çoğu zaman daha iyi gitmesinin sebebi de bu.

Göz teması olmayınca çocuğun bir kaçış yolu kalıyor: İstediği an susabilir, istediği an devam edebilir. “Hadi gel, karşıma otur, konuşalım” diye başlayan sohbetler ise çoğu zaman en zor ilerleyenler.

On saniye dolduğunda

Peki on saniye geçti ve hâlâ cevap yoksa?

Soruyu değiştirmemeye çalış, çünkü değişen soru çocuğa çoğu zaman “Sen anlamadın” mesajı veriyor. Aynı soruyu aynı kelimelerle bir kez daha sorabilir ya da yalnızca “Biraz daha düşünmek ister misin?” diyebilirsin.

Küçük çocuklarda bir hamle daha işe yarayabilir: “Tahmin etsen ne derdin?” Tahmin kelimesi riski kaldırıyor: Tahminde yanılmak normal ve çocuk bunu biliyor. Ama tek bir hamle yeterli. Üst üste gelen yardımcı sorular sessizliği doldurmanın başka bir yolu olur.

Çocuk daha fazla düşünmek istemezse bırak. Bugün olmadı, yarın olur.

Bu sabrı her soru istemez. “Yarın okul var mı?” sorusundan sonra on saniye beklemenin anlamı yok. Bu bekleyiş, cevabı kimsede olmayan o birkaç soru için.

Bugün bir kez

Bugün yalnızca bir soru sor. Sonra içinden ona kadar sayarken kendini izle ve soruyu tekrarlamadan, ipucu vermeden, bakışınla baskı kurmadan beklemeye çalış.

Muhtemelen zor olacak. Belki altıncı saniyede dayanamayıp konuşacaksın. Olsun, o saniyeyi fark etmen bile bir başlangıç.

Sessizlik bazen düşüncenin henüz cümleye dönüşmemiş hâli. Senin işin, yerine bir şey koymadan o cümleyi beklemek.