Diyelim ki akşamüstü arabadasınız, hava kararıyor. Yol uzun, herkes biraz yorgunken arka koltuktan bir ses geliyor:
“Ben uyurken dünya devam ediyor mu?”
Cevap hazır, üstelik doğru: “Tabii ki devam ediyor.” Bunu söyleyince çocuk “hı” diyor, araba ilerliyor. Kimse bir şey kaybetmemiş gibi.
Oysa bir kapı açılıp aynı saniyede çok nazikçe yeniden kapandı.
Çocuğun zaten düşünüyor
Biraz geri çekilip bakınca çocukların sorduğu sorular insanı şaşırtıyor:
- Neden büyümek zorundayız?
- Rüyada ağladıysam gerçekten üzülmüş sayılır mıyım?
- Birini sevmiyorsam yine de ona iyi davranmak zorunda mıyım?
- Bir şeyi çok istemem onu benim yapar mı?
- Herkese aynı şeyi vermek adil mi?
Çocuk bu soruları bir ders kitabında okumadan, kimseden öğrenmeden kendi kafasından buluyor. Her birinin arkasında da insanların yüzyıllardır tartıştığı bir mesele var: zaman, gerçeklik, ahlak, sahiplik, adalet. Adlarını bilmese de çocuk tam ortalarında duruyor.
Yani çocuğun zaten felsefe yapıyor. Bu sorular geldiğinde ne yaptığımıza bakmak ise bize kalıyor.
İki kutu
Biz yetişkinler çocuk sorularını farkında olmadan iki kutuya ayırıyoruz.
Birinci kutuda cevabını bildiklerimiz duruyor. Yağmurun neden yağdığını, kelebeğin nasıl oluştuğunu, trafik ışığının neden kırmızı olduğunu açıklıyoruz.
İkinci kutuda cevabını bilmediklerimiz var, onları da bir şekilde geçiştiriyoruz: “Hayat böyle.” “Büyüyünce anlarsın.” “Hadi şimdi yemeğini ye.”
İlk bakışta birbirine zıt görünen bu iki kutu aynı işi yapıyor: İkisi de soruyu kapatıyor.
Birinci kutu soruyu bilgiyle, ikincisi yorgunlukla kapatıyor. Soru iki durumda da masadan kalkıyor.
Bunu bir suçlama olarak okuma. Yorgunluk da akşam yemeği de yarın sabahki telaş da gerçek. Çocuğuna dünyayı anlatmak, ona bilgi vermek de senin işin.
Üçüncü alan
Çocuklarla felsefe üçüncü bir alan açıyor: soruyu biraz havada bırakmak. Kulağa çok basit geliyor ama uygulaması şaşırtıcı derecede zor.
Soruyu havada bırakmak, “doğrusu şu” demeden önce çocuğun kafasının nereye gittiğini görmek demek. İki dakika, belki üç. O boşlukta çocuk çoğu zaman konuşuyor ve genellikle bizim aklımıza gelmeyecek bir şey söylüyor.
Diyelim ki çocuğun “Yağmur neden yağıyor?” diye sordu. Buharlaşmayı anlatmak üzereyken yalnızca “Sence?” deyip bekliyorsun. Birkaç saniye sonra cevap geliyor: “Bulutlar fazla dolunca olabilir.”
Şimdi bu cümleye bak. İçinde bir doluluk fikri, bir eşik fikri var. Çocuğun kendi kafasından kurduğu bu açıklamayı, çoktan anlatmaya başlamış olsaydın hiç duymayacaktın.
İlk denemelerde bu boşluk rahatsız edici gelebilir. Çocuğun cümlesini tamamlamak, kelimeyi onun yerine bulmak, kısacası yardıma koşmak isteyeceksin. Bu çok doğal.
Çoğumuz çocuğun sorusunu farkında olmadan bir sınav gibi alıyoruz: Cevap doğru ve yeterli olmalı, çocuğu da üzmemeli. O yükün altında çocuğun kendi fikri masaya hiç gelemiyor.
Bilgiyi ertelemek
Yağmur örneğinde bir sonraki cümle pekâlâ şu olabilir: “Aslında çok yakınsın. Buharlaşma diye bir şey var…”
Bilgi yerinde duruyor, yalnızca sırası değişti: önce “Sen ne düşünüyorsun?”, sonra bilgi. Üstelik çocuk o bilgiyi artık kendi tahminiyle karşılaştırarak dinlediği için muhtemelen daha iyi aklında tutacak.
Her soru bu alana girmez. “Otobüs kaçta geliyor?”, “Yarın okul var mı?” ya da “Sıcak mı?” gibi soruların cevabı belli, düz cevap verip geçersin. Her soruyu bir egzersize çeviren ev yorucu bir yere dönüşür ve çocuk bir süre sonra soru sormayı bırakır.
Basit bir ölçü işe yarıyor: Cevap sende mi, yoksa ikinizde de mi yok? Otobüsün saati çizelgede yazıyor. Soruyu havada bırakmak ise cevabı kimsenin cebinde olmayan, “İnsanlar neden yalan söyler?” gibi sorular için.
Kapıyı aralık tutan cümleler
Kapıyı aralık tutmak için çoğu zaman en sade cümleler yetiyor:
“Sence?”
“Bu soru bugün nereden geldi aklına?”
“Sen ne düşünüyorsun?”
Bu cümleler sana çocuğun hakkında bir şey öğretiyor. Hangi konuda kesin konuştuğunu, nerede duraksadığını görüyor, dünyayı nasıl açıklamaya çalıştığını fark ediyorsun.
Bu, zor sorularda bile geçerli. “Neden herkes ölmek zorunda?” diye soran çocuğa söyleyecek hazır bir cümlen olabilir, o cümle yanlış da olmaz. Yine de önce “Bu soru bugün nereden geldi aklına?” diye sorarsan bazen çocuğun bambaşka bir şeyi merak ettiğini görürsün. Belki sadece parkta gördüğü bir böceği düşünüyordur.
Bugün küçük bir şey
Bugün yeni bir teknik denemeden, hiçbir şeyi değiştirmeden çocuğunun sorduğu soruları bir yere yaz: telefonuna, buzdolabındaki kâğıda, nereye olursa. Cevaplar kalsın, yalnızca soruları topla.
Muhtemelen üç tane bulamayacaksın, çünkü günün akışı içinde geçip giden bu soruların çoğunu duymuyoruz bile. Bir tane bulursan yeter.
Bu listeyi sakla. Birkaç hafta sonra aynı sorulara yeniden bakınca çoğu zaman senin onları duyma biçiminin değiştiğini görebilirsin.
Bu yolun ilk adımı, karşında zaten düşünen bir insan olduğunu fark etmek.